18/1/2009 -

SÖZÜ BAHAR, İŞVESİ BAHAR Nerdesin ey gönlü merabi!.. Sözü bahar, işvesi bahar… Gel!.. Can derunundan inci, mercan çal… Handan Özduygu Bahar tabiatın uyanması ile açan rengârenk çiçekleri ile kendini belli ederken, siz “bahar gelmiş neyime…” diyenlerden mi, yoksa baharın neşesinden gönlü ‘merabi’ olanlardan mısınız?... Merabi, lügatte ilkbaharda oturulacak yerler olarak izah edilmiş. Baharı teneffüs etmek, baharı temaşa ederek, yenilenip tazelenmek için, gidilecek oturulacak mekânlar, demek. “Bahar geldi beyim evde durulmaz, bu mevsimde çemen zare doyulmaz…” şarkısını terennüm ederek, içler kıpır kıpır, Göksu’lara gidilip âlem-i ab eyleme, girişimlerinde misiniz yoksa “Bize bu talihimiz olmadı yâr neyleyelim mi” ler de mi geziniyorsunuz? Laleler, erguvanlar, mis gibi kokulu sümbüller karşısında, kederler ve sıkıntılarla bunalmış katran karasına en çok bulanmış ölü kalplerin bile kayıtsız kalması söz konusu değildir. İster istemez baharın renkleri, neşesi ve canlılığı içlerde bir ferahlığa ve umuda dönüşmektedir. Düşünsenize eğer âlemde bu devinim, yenilenip tazelenme olmasaydı tek düzelik nasıl bir kısır döngüye dönüşürdü. Evvela toprak ta bir kıpırtı başlıyor, kışın kasvetini üzerinden atıyor, güneş ziyasını artırıyor, tabiat bir silkelenip yenilenmeye, çiçeklenip bir cümbüşe dönüşüyor. O cümbüşten pay almak, hisse kapmak istifade edebilmek için, insanda tabiata açılmak, papatyalar gelincikler toplamak istiyor… Baharın en zirve yaptığı zaman dilimi olsa gerek ki eskiler 23 Nisan gününe, gönle ferahlık veren, can arttıran anlamında ‘canfeza’ derlermiş… Zahiri âlemdeki bu uyanışı fırsat bilerek, baharı gönüllere taşımanın tam zamanıdır. Mesnevi Şerif de Mevlana: “Ariflerin nefesi, o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillikler biter.” Demiştir. Baharda aniden şimşekler çakar ve şiddetle bereketli yağmurlar döken bulutlar geçer. Ariflerde, ilmi ve hikemi kalplere saçan, hayırhah sözleri, meclisleri, gönülleri bu yağmurlara benzetmişlerdir. Toprak nasıl bereketli Nisan yağmurlarına maruz kalıyorsa, talipler de kendilerini ilmi manevinin yağmurlarına teslim etmelidir. Kurumuş dalların, ölü toprakların bahar yağmurlarıyla dirilmesi gibi, gönüllerde hikmetli sözlerle hayat bulur ve mutlu olur. Ağaçların dallarından meyveleri toplarken, nasıl gözlerde bir aydınlık ve sevinç rahatlama varsa, taliplerinde içlerinde bir sekinet ve sükûnet hâsıl olur. Maarifi ilahiye, ayın on dördü gibi kalplere doğarak, karanlıkları ve zulmeti aydınlıklara tebdil eder. O ariflerin meclisleri ve sohbetleri, talipleri korku ve ümit arasında müteyakkız, canlı ve diri tutar. Cemre düşüp, baharı getirmedikçe toprak muhteviyatın da ki mis kokulu çiçekleri, türlü renkteki meyvelerini bizlere sunmadığı gibi ilmi ledün saçıcı maariflere kapalı kaldığımız, gönlü açmadığımız zaman, kalp de inkişaf olmaz. Kış mevsiminden bahara ya da zulmetten nura intikâl edebilmek için, bir merabi de âtayı mevahibler, yani sunulmuş ikramlar, ihsanlar derlemek lazımdır. Mesnevi Şerif’in yazılma sebebi Hüsameddin Çelebi’ye Hz. Pir: “Biz seninle asma çubuğunun yaz mevsimiyle olduğu gibi hoşuz. Sen çek, bizde çekelim!.” Diye sesleniyor. Ne hoş bir uyum ve ahenk den bahsediyor. Sen yaz mevsimi gibisin ben de asma çubuğu gibiyim ve bu Mesnevi beyitleri de üzüm salkımları gibidir. Tadanlar şifayab olur… Kalbimizdeki ilmi maneviye tabiri caizse sondaj yap, talep et; böylece Mesnevinin inşadına devam edelim. Nerdesin ey gönlü merabi!.. Sözü bahar, işvesi bahar… Gel!.. Can derunundan inci, mercan çal… SAVAŞ ZAMANLARININ TESBİHATI!... Handan Özduygu “Rabbenağfirlena zunubena ve israfena fi emrina ve sebbit akdemena vensurna alel kavmil kafirin…” “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabit kıl! Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” Sure-i Al-i İmran-147 İnsanlık tarihi boyunca, yaşanan hak batıl savaşlarında, birçok peygamberler ve ‘Rıbbıyyun’ yani ‘Rabbani’ olarak tasvir edilmiş Allah erleri savaşmıştır. Allah ehlinin verdikleri savaşı kazanma sebebi olarak ettikleri dua ve tesbihatı, Kur-an’ı Kerim ile bize ulaştıran Cenab-ı Hak, aynı şekilde edeceğimiz, duaların kabul olacağına dair adeta bizleri uyarmış ve bu şekil de duaya bizleri teşvik etmiştir. “Nice peygamberler vardır ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimiz deki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı yolunda sabit kıl, kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl…” Al-i İmran- 146-147 Rabbe mensup olan kişiler, zor zamanlarda işte bu duayı dillerine tesbih edince:
“Allah’da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah ihsanda bulunanları sever.” Al-i İmran-148 Buyrulmuştur. Bu ayet-i kerime ile inanlara talim ettirilen pek çok öğreti söz konusudur. Evvela, Allah’ın yardım ve nusretine mazhar olabilmek, temiz bir halle olacağı için, duaya, tövbe istiğfar ile başlanmıştır. Sonra, güçlükler karşısında ayaklarının Allah yolundan ayrılmaması ve sabit kalması dilenmiş ve kâfirler topluluğuna karşı da zafer niyaz edilmiştir. Allah’a yakınlık ve duaların kabul olması; kişinin kendi aczini bilip ortaya koyması özelliklede Allah Azimüşşan’ın tek kuvvet ve kudret sahibi olduğunun altını çizmeyle orantılıdır. Bir sonraki ayet-i kerimede ise rabbanilerin, yani sıdk ile Allah yolundan ayrılmayanların dualarının kabulünü dünya nimeti ve ahiret sevabının güzelliği ile taltif etmiş ve her saadetin başı olan, Allah sevgisi ile müjdelenmiştir. Ebussuûd Efendi, bu ayet-i kerime nin tefsirinde: “Nice Peygamberler vardır ki, ilây-ı kelimetullah (Allah adını yüceltmek) ve O’nun dinini aziz kılmak için birçok takva sahibi âlimlerle, abidlerle (kendilerini ibadete vermiş olanlar) veya cemaatlerle birlikte, düşmanlara karşı savaşmışlar ve Allah yolunda uğradıkları büyük acılardan dolayı ne azim ve himmetlerinde bir gevşeklik, ne de cihadda ve dinde bir zaaf göstermemişler, düşmana da boyun eğmemişlerdir. Zira bunların Allah yolunda olması, onların kalbine kuvvet vermiş ve zafiyet göstermelerini önlemiştir. O Rabbani müminler, hep bu duaya devam ettiler, savaş meydanlarında ve savunma mevzilerinde şikâyet, zaaf ve sarsılma şaibesi yansıtacak bir söz sarf etmediler.” Diyor. Kalbi olan herkesin, savaş acılarıyla ciğerinin dağlandığı günler yaşıyoruz. Yine bir Muharrem ayı ve yine bir yahudi zulmüne tanık oluyor insanlık… İnsanoğlunun canıyla, malıyla ve sevdikleri ile en önemlisi de imanıyla denendiği en büyük imtihan, sanırım savaş zamanlarıdır. Uhud savaşında da ashab, büyük bir imtihana tabi tutulunca Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “Göğüslerinizin içindekileri yoklamak, başınıza gelen şeylerle sizi sınamak, pis ile temizin ayrılması, söz ve işlerde mümin ile münafığın insanlar yanında açığa çıkması ve kalplerinizdekini temizlemek içindir. Allah göğüslerde cereyan eden gizlilikleri ve şüpheleri bilir.” Buyuruyor… Mademki maruz olduğumuz en büyük imtihan budur, o halde üzerinde çok iyi düşünüp, hikmetlerine vakıf olmalıyız. Resulü Ekrem Sallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin getirdiği öğretiyi bütünlük içinde ele alacak olursak, Bedir harbi dönüşünde buyurdukları o çok hikmetli hadis-i şerifi hatırlamakta fayda var. O zaman Allah Resulü: “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” derken çok hayati bir inceliğe dikkat çekmiştir. Kendi üzerimizde kesintisiz süre gelen bir hak-batıl savaşının altı çizilmiş, asıl cihadın, büyük mücadelenin, kendi üzerimizde olduğunu bize bildirmiştir. Hadis-i şerife dikkat edecek olursak, ancak büyük cihad olarak tasvir edilmiş olan nefsle olan mücadelede başarılı olanların, küçük cihad olan düşmanla savaşta başarılı olabileceği adeta ilan edilmiştir. Kaynaklarda cihad, nefse, şeytana ve düşmana karşı olmak üzere, üç çeşit olarak izah edilmiştir. Bu dünya serüvenimizin aslıda, malum olduğu üzere bu savaşımı verip, veremediğimize şahitliğimiz içindir. Enfüsi planda bu hakikatten uzaklaştığımız ve gaflete düştüğümüz oranda, bir alev topu gibi gerçek gelip ciğerlerimizi dağlıyor. Uyanmamız çok acı oluyor. Ayet-i kerimeyi tekrar hatırlayacak olursak: “Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimiz deki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı yolunda sabit kıl, kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl…” Bu sözler, insanın hali pür melalini anlatan bir itiraf manzumesi sanki. Duanın kabulü için ön şart olan ihlâs ve samimiyet bu ayeti kerime de içtenlikle sergilenmiş. Tersinden okuduğumuz zaman, günaha dalıp işlerimizde taşkınlığa düşüldüğünde, Allah’ın emirlerini israf edip, batıla daldığımız zaman, ayaklar sıratı müstakimde sebat etmediğinde, kâfir topluluğunun zulmüne maruz kalacağımızın habercisi gibi. Kur-an’ı Kerim’de hak-batıl savaşlarına baktığımız zaman, cereyan eden sünnetullah, inananların gevşemeyip zafiyet göstermediği takdirde, azınlığın çok olana galip gelmesi ve müşriklerin kalblerine korku salınarak psikolojik olarak çökertilmesidir. Kurtubi tefsirinde zikredildiğine göre, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem düşmanla karşılaştığında: “Allah’ım senin yardımınla saldırıyor, senin kuvvetinle savaşıyorum.” Bazı kere de: “Allah’ım! Onların şerrinden sana sığınır ve senin korkunu onların boğazına düğümlerim.” Derdi… Bedir savaşında, mübarek omuzlarından ridası-cübbesi düşecek kadar ellerini kaldırarak, Allah’ın yardımı ve zafer için dua etmiştir. Yine kadim zamanlarda, kuvvetle muhtemel yine bugün ki Gazze mevkiinde Talut ve Calut arasındaki savaşta da, inananların dilinde aynı dua ve teslimiyetle Allah’ın izni ile az bir topluluk, sayıca üstün olana galip geldiği, Sure-i Bakara’da anlatılmaktadır. Talut’un ordusunun saflarında yer alan Davut a.s o gün henüz bıyıkları yeni terlemiş bir gençtir ve sapanla taş atma ustasıdır. İki ordu karşı karşıya geldiği zaman Davut a.s sapanından fırlattığı bir taşla Calut’u yere serer, Zafer, öncesi Allah savaşanları sınamış, geçtikleri nehirden su içmeden geçmeleri emredilmiş, sadece bir tek avuç, müstesna diye emredilmişti. Emre itaat ederek, tek bir avuç su ile dillerinde duaları: “Ya Rabbi! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı dinin üzere sabit eyle ve kâfir kavme karşı bizi galip eyle…” idi ve Allah’ın izni ile düşmanı hezimete uğrattılar. Taberi ve Camiul Beyanda zikredildiği üzere Bedir muharebesine çıkarken Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o gün ashabına: “Şüphesiz ki bu gün siz Talut’un Calut ile karşılaştığı gündeki ashabı kadarsınız, üçyüzonüç, kişisiniz” buyurmuştur. Görüldüğü üzere, savaşlarda galibiyet, sayıca ya da teknolojik üstünlük ile değil Allah’ın galip kılması iledir. Bunun anahtarı da, emirlerine riayet, güzel bir tertip ile ihlâs la yapılan dua ve Allah’a sığınılarak yapılacak mücadele iledir. Ayet-i kerime de “Allah sabredenleri sever” buyrularak, sevgi ve şefkatle adeta yaraların sarılması ve müminlerin gösterdiği sebata karşılık bir yakınlık ve zorlukların telafisi söz konusu edilerek, Allah’ın yardımının sabredenlerle beraber olduğu bildirilmiştir. Allah’ın beraber olduğu taraf da şüphesiz galip kıldığı taraftır.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/12/2008 - RAHMANIN NEFESİ
“RAHMANIN NEFESİ” Handan Özduygu Cenab-ı Pir Efendimizin mürşid-i alileri Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi hazretleri bir gün, söz söyler idi. Bir şahıs: “Sizin medhinizi filan kimseden işittim.” Dedi. Buyurdular ki: “Evvela göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh edebilsin! Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki, tanımamıştır; zira bu söz ve o harf ve saft ve o dudak kalmaz, bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zatımı tanımış ise, suret zata uymaz ki medh eyleye!” Seyyid Burhaneddin için söz konusu olan, şüphesiz ki Mevlana içinde geçerlidir. Anlayıp, anlatabilmek için mertebe gerekmektedir. Sıdk, ihlas ve kalb-i selim ile yönelenlerin himmeti bol olsunda, Haramla helalle, Kur an ve sünnetle işi olmayan insanların mesnevi şarihi olarak söz almaları, abesle iştigalden öteye gitmemektedir… Muradı O’nun feyziyle aydınlanarak yakin kesbetmek, olmayanların sözleri, halleri ‘ha bi kuru emekten’tir… Hazret: “Eski kilim gibi delik gönülden, o hakimin önüne perde bağlarlar!” Buyurarak bu ruh halini en güzel şekilde ifade etmiştir. Zira Mevlana Celaleddin Rumi yi anmak, şüphesiz bir malumat furuşluk ya da edebiyat yetkinliği değil, hakikat arayışı olmalıdır. O ‘Rahmanın nefesi’ olarak bizatihi hakikatin şarihidir. Muhiddin İbn-i Arabi Futuhat’ında: “Nefes nedir diye sorarsan deriz ki, nefes hakikat sultanının yüceliği nedeniyle, Allah’ın kötülükleri söndürmek için, kalp ateşine musallat ettiği bir nurdur.” Der. “Güneşin delili, yine güneş geldi..” demiş ve aslında her bir sözü ile O zaten kendi kendini ifade etmiştir… “Ben doğanım, benim hakkımda hüma hayran olur, baykuş kim oluyor, ta ki bizim sırrımızı bile!..” Yani ben bir kulum lakin, bu madde alemin de insanları avlayıp, huzuru şaha, Allah ın huzuruna götürmek için salıverilmiş bir doğanım derken, dünyanın metaına aldanmış olanları da viranede ki baykuşlara benzetmiştir. Şahı hakiki olan Allah-u Teala ile insan-ı kamilin münasebetini Padişahların ava çıkarken saldıkları avcı doğan kuşları ile misallendirmiştir. Avın bittiğini, padişahın davul çalarak, doğanlara dön komutu vermesi gibi: “Benim doğan davulum “ircii” nidasıdır; Hak müddeinin rağmına benim şahidimdir.” Sure-i Fecr-27-28 ci ayet-i kerimelerde: “Ey mutmain olmuş nefs, karşılıklı rızalaşmış olarak, Rabbine dön!” ayet-i kerimesine atıf da bulunarak, bu haline yine Hak Teala yı şahit göstermiştir. “Ta ki benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden evvel benim mezemi yeyin!” Ben her türlü Hak da fani olmuşum, beşeriyetimle meşgul olmayın da benim vesilem ile size sunulan ilahi marifete, hikmetlere bakın, buyurmuştur. İnsan-ı kâmilin bu vasfını çok güzel özetleyen bir beyit: “Beni tuti kuşu sıfatında olarak aynanın arkasında tuttular; üstad-ı ezelin söyle dediği şeyi söylüyorum!” · Cenab-ı Pir efendimizin babası, Sultanu’l Ulema efendimiz, Selçuklu Sultanı Alaeddin-i Selçuki ile birlikte taht üzerin de beraberce oturdukları esnada, Sultanu’l Ulema hazretleri, Sultan’a hitaben: “Melik, sen padişahsın ben de padişahım. Benim saltanatım gözlerim kapandıktan sonra başlar; senin saltanatın ise gözlerin kapanıncaya kadardır.” Buyurmuşlardır. Cenab-ı pir Mevlana Celaleddin Efendimiz dahi kendi manevi saltanatlarını beyan ederken şöyle buyurmuşlardır: “Ben tahttan tabuta giden şah değilim. Benim saltanat-ı zatiyemin beratında ‘Halidine ebeden’ yazılıdır!...” · “Sakın bana “Çok söyleyici” demeyesin! Ben yüzden birini söylerim ve o da kıl gibi!” Sakın bana çok söyleyici deme. Zira ben, hakikat ve marifet ilminin esrarlarından yüzde birini söylüyorum, o da kıl gibi, gayet ince ve zayıftır… Tarihte ve günümüzde, alıp sattığı ilme, hikmet ve marifete, tüm dünyanın şahitlik edip takdir etmeye çalıştığı Mevlana, sahip olduğu mana denizinden bir nebzeyi bize ilettiğini bu beyitte ifade etmiş. İnsanların akıllarına ve anlayışlarına göre konuşulmasını ikaz eden hadis-i şerif de ki hikmet gereği, Mevlana da vakıf olduğu ilimden bir nebze süzülüp gelenleri bizlerlerle paylaşmıştır. Yine kendisini Peygamber-i Zişan’a nispet ederek: “ O Peygamber baştan, başa kulaktır ve gözdür. Biz O’ndan tazeyiz, O murzı’dır, biz sabîyiz.” Biz varisan-ı Muhammedi’nin ervahı, O nebiyy-i zişandan tazelenir ve yenileniriz, buyuruyor. Bize ruhaniyet sütünü emziren O’dur ve biz dahi O’nun emzirdiği ruhaniyet sütünü içip neşv-ü nemâ bulan sabileriz. O’nun tebası olmak ile bir takım özelliklere sahibiz, diyor. Hakikate dair türlü hikmetler ve öğretiler sunan Hz. Pir, geceyi ve gündüzü bir altın sayıcıya, insanın ömrünü de altın kesesine benzetmiştir. Alıp verdiğimiz nefeslerde altın hükmündedir. Gece ve gündüz sarrafı, altın hükmündeki nefeslerimizi sayar ve sarf eder, ta ki son nefese kadar. Ömür dağ gibi de olsa, geçen günlere yenisi eklenmediğine göre, her gün eksilen de neticede son bulur. “İmdi her nefesin yerine ıvaz koy, ta ki “ve’scud v’akterib!” den garaz bulasın.” Her an eksilen ömür sermayesinin yerine, bir nakit bir meta koy ki iflas etmeyesin. Maksadın hasıl olabilmesi için, insanın varlık sebebi yerine gelebilmesi için Sure-i Alak 96/16 “Secde et ve yaklaş” ayet-i kerimesine işaret edilmiştir. Ömür sermayeni sadece asla tamamlanamayacak olan dünya işlerine hasretme: “Akıbet sen na-tamam,”işlerin ebter ve ekmeğin çiğ olarak gideceksin.” Neticede insan muhasebesini iyi tutmaz ise, dünyevi birçok plan ve proje peşinde koşarken ansızın Hakk’ın huzuruna gidecektir. Mesnev-i Şerif bilindiği üzere mana incilerini dizer, hakikâte şarihlik ederken sünnetullah üzere, ki vahiyde de üslup budur; bir takım hikâyeler, kıssalar anlatarak yol alır. Bunun içinde: “Biz niçin kendimizi söze daldırmışız? Hikâyeden, biz hikâye olmuşuz” Derken, yani hiç bilir misin ki, ben niçin kendimi söz ve nakl-i hikâyat ile meşgul etmişim? Sebep budur ki, bu cihan-ı faniden sefer yükünü bağladım, benden sonra Hakk’ın talipleri benim bu kelamım ile Hakk’ın marifeti ile müşerref olsunlar ve ibadet-i hakiki ile kaim olsunlar. Onların bu yolla yükselmesi aynı zamanda benim içinde bir kazanç olur. Onların ameli benim amelim olur. Sacitler içinde bir efsane olurum, bu da bir nevi bekâdır, buyuruyor. “İş adamının önünde bu hikâye değildir; halin vasfı ve yar-ı gârın huzurudur.” Kendini imar etmeye, nefsi ile mücadeleye soyunmuş, beşeriyetten insanı kâmil vasfına ermeye azm etmiş insanı ‘iş adamı’ olarak vasf etmiş ve onlar geçmiş hikâyeler için, hakikâtte hal-i hazin söylediğimi ve Resul-i Zişan Efendimiz ile beraber vahdaniyet garına girmiş olan varis-i kâmilin huzuru bulunduğumu bilirler. “O serkeşin dediği esatir-i evvelin, harf-i Kur_an için, âsâr-ı nifak oldu.” O sekeşlerin, Kur-an’ı Azim için, eskilerin masalı demeleri, sadece inkâr ve nifak olsun diyedir. Ahmakların ve münkirlerin konuştuğu bu lafı, sakın sen lübb-ü Kur-an olan Mesnevi Şerif için konuşma, diye ikaz etmiştir. “Mademki ırmağın kenarı yoktur, ey tulum ağzını bağla; bu şeker deryası kenarsız ve sahilsiz olmuştur.” Okunduğunda insanı aczinden iki büklüm eden bu beyit ile Hazret-i Pir, mademki mana ırmağının kenarı ve nihayeti yoktur, mademki kelimeler bu manaları taşımaya güç getiremiyor, o vakit ağzını bağla, şeker gibi leziz olan bu ilahi ilim deryasının sonu ve sahili yoktur, buyurmuştur. “O şey ki söylüyorum, senin anlayışın kadardır; doğru anlayışın hasretinden öldüm” Ey sami, (ey işitici) bu benim söylediğim sözler, ancak senin anlayışın kadardır; bu söylediklerimi daha ziyade tafsil ederdim. Fakat anlaşılmamak korkusundan terk ettim. Esasen doğru anlayışın hasretinden öldüm. O gün doğru anlayışın hasretinden öldüm diyen, Hazreti Pir, bu günkü anılış törenlerine nasıl bir yorum getirirdi acaba. Ömrün de sadece üç defa sema yapan, velakin; Rahmanın nefesi olarak Vahyi ilahinin muradı olan hikmet-i ulum tedris edip tadat eden yüce Piri ortaya koyduğu maarif ve hikemle değil de bu gün sadece sema ile anılması hazin bir tecellidir. Sema yapabilmek için önce O’nun ferasetinden maneviyatından hikmetinden hisse kapmalıdır. Bu hisse kapmadan öyle ise bu ne sema yapmaktır?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/7/2008 - KURŞUNLA KAYNAYIP KENETLENMEK...
HARCI KURŞUNDAN BİR DUVAR GİBİ SAF TUTMAK Handan Özduygu Kur-an’ı Kerim’de icaz, az sözle çok şey anlatma sanatı, karisini her zaman aciz bırakmıştır. Kalbe tesir ederek, teslim alan insanın gönlünde okunduğu anda bir aksiyon hissi uyandıran ayet-i kerimelerden biri de: Sure-i Saf-4 de yer almaktadır. “Kuşkusuz Allah kendi yolunda, kurşunla kaynamış binalar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” Bir yandan tasvirdeki sağlamlığı tasavvur ederken bir yandan da, yer almanız gereken saffı öğrenmiş oluyorsunuz. Kurşunla kaynamış binalar gibi olmak, dağılmaz çözülmez, taviz vermez, geri adım atmaz, zafiyet göstermez bir bütünlük içinde bir yapılanmayı emrediyor. Kurşunla kaynayıp kenetlenme benzetmesi: “Mü’minler bir vücudun azaları gibidir.” hadisi şerifinin, sanki bu ayetin tefsiri için söylenmiş olduğu hissini veriyor. Öylesine sağlam bir kenetlenmeden bahsediliyor ki, hiçbir düşmanın aşamayacağı, hiçbir şeytanın vesvese veremeyeceği, fitneye ve ayrılığa düşüremeyeceği bir toplum akla geliyor. İnne’llahe yuhibu’lezine yukâtilune fi sebilihi saffen keennehum bunyanun marsus Fahruddin Er-Razi ayeti kerimenin tefsirinde “Onlar savaş esnasında kendilerini adeta birbirine kenetlenmiş bir duvar gibi dizer, saf-saf dururlar. Marsus kelimesi rasas kurşun ile bağlanmış, yani harcı kurşundan olan bir duvar manasında olduğu, görüşüne yer vermiştir. “Allah Subhanehu ve Teala, tıpkı birbirine kenetlenmiş bir binanın duruşu gibi, cihad için azimli ve kararlı olan ve bulunduğu yeri hiç terk etmeyen kimseleri sevdiğini belirtmiştir. Bu ifade ile mücadele hususunda yekvücut olmalarının ve tıpkı, birbirine kenetlenmiş bir bina gibi, birbirlerini sevip desteklemelerinin kastedilmiş olması söz konusudur.” Katade: “ İnşaat yapan bina sahibini görmez misiniz, binasının birbirinden ayrı olmasını, ördüğü duvarın bir yandan ayrılmasını sever mi? Allah Azze ve Celle de böyledir. O’nun emri birbirinden ayrılmaz. Allah Teâlâ müminlere savaşta saf tutturduğu gibi namazda da saf tutturmuştur.” Kurtubi: “Yani yüce Allah, Allah yolunda cihada sebat eden ve bina gibi yerinden ayrılmayan kimseyi sever. Bu, mü’minlerin düşmanla savaşırken nasıl olacaklarına dair Allah’tan onlara bir talimdir.” Rivayete göre, bu ayeti kerime ensardan aralarında Abdullah İbn Reveha’nın da bulunduğu bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Onlar bir meclis de; Allah için amellerin hangisi en çok sevimlidir bilsek de ölünceye kadar onunla amel etsek dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlar hakkında bu ayeti kerimeyi indirdi. Abdullah İbn Reveha: Ben ölünceye kadar kendimi Allah yolunda tutuklu sayarım, dedi ve gerçekten ömrünü şehit olarak nihayetlendirdi. Ayeti kerime üzerinde yoğunlaştığımız zaman iki önemli husus dikkati çekmektedir. Birincisi, mevzu edilen kurşunla kenetlenme bir yandan Allah’ın emir ve yasaklarını ifa ederken emirleri birbirinden ayırt etmeden yerine getirilmesi ki burada Sure-i Bakara,85 ci ayeti kerimeyi hatırlamak gerekiyor: “… Yoksa siz kitabın bir kısmını inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz…” İkinci önemli husus da sosyal bir yapılanmaya dikkat çekerek inananların birbirine kenetlenerek saf olmaları gerektiğidir. Beş vakit namaz eda edilirken de düzgün tek bir hat üzerinde saf tutulmasının hikmeti de bu ayeti kerimede belirtilmiş olmaktadır. Arada boşluk bırakmadan saf tutulması müminlerin birbirine kurşunla kaynamış binalar gibi sağlam bir topluluk olduğunun göstergesidir. Zaten sureye de ‘saf’ ismi verilerek konunun öneminin sanki altı çizilmiştir. Nitekim Sure-i Mülk’de bu bağlamda “Gözünü çevir bir bak, bir boşluk nizamsızlık görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar çevir bak, göz aradığı bozukluğu bulamamaktan aciz bitkin sana geri dönecektir.” Buyrulmuştur. Yaradılışta bir boşluk bir nizamsızlık olmadığı gibi Allah’ta kullarının aynı şekilde düzgün ve sağlam bir hat üzere kenetlenerek yekpare haline gelmesini sevdiğini belirtmiştir. Aksi takdirde saflar arasında yaratılan boşluk ve gevşeklik şeytana, düşmanlara sızıp fitne yaratması için fırsat vermektir. Allah-u Subhanehu ve Teala bu ayeti kerimede bize kendisine giden yolu, vasıl olabilmenin, sevip sevilmenin şartını öğretmektedir. Evvela harcı kurşundan sağlam örülmüş bir duvar gibi saf bağlayıp, mücadele etmeyi sevdiğimiz takdirde, Allah’ın sevgisine mazhar olacağımızın müjdesini bize vermektedir. Saf tutmayı sevmeden, bir safta kenetlenmeden sevgi söz konusu değil yani. Divan-ı Kebir’de Mevlana Celâleddin Rumi’nin: “Bugün seher vaktinden beri darmadağınız, sarhoşuz… Mademki darmadağın olmuşuz, darmadağın sözler söyleyelim…” beyiti bizi kurtarmaz. Ruh dünyası darmadağın, zihni darmadağın meclisi, mescidi darmadağın bir neslin evladı olarak kenetlenerek saf tutmak bize biraz hayalî bir efsane gibi gözükmektedir. Düşmanın böl, parçala, yut taktiği toplumda ve zihnimizde kronikleştiği için ayeti kerimeyi tabiri caizse trene bakar gibi okuduğumuz vakıadır. Değil mücadelede saf tutabilmek, bugün mescitlerimizde saflarımız dağılmış, namazlarımız ifsat olmuştur. Zihni ve kalbi darmadağın bir insan için zaten mescitte saf tutmanın zarureti sadece bir fantezi olmuştur. Harcı kurşundan yıkılmaz yerinden oynamaz bir duvar gibi saf tutabilmek için, bu duvarın bir tuğlası, zincirin sağlam bir halkası olabilmek için öncelikle kendi bünyemizde sağlam bir hat, sağlam bir kişilik oluşturabilmeliyiz. Yani ayeti kerimeyi toplumsal bağlamda yaşanabilir kılmak için öncelikle ve özellikle bireysel olarak kendi kimliğimizi oluştururken, kendi bünyemizde uygulamalıyız. Kendi iç dünyamızda şeytanın vesveseleri ile girip, nefisle işbirliği halinde, işgal ve istila etmesine fırsat vermeden kararlılıkla azim ve azametle geri dönüşü olmayan bir sebatla sıratı müstakim üzerinde yerimizi belirlemiş olmamız gerekmektedir. Aşılmaz dağlar, yıkılmaz kaleler gibi bir duruş sergileyebilmek için “sen kendini hak ile meşgul etmezsen; batıl gelir seni istila eder” hikmetine kulak verilmelidir. Mehter takımı gibi iki ileri bir geri, ritim bozukluğu olanlar, safta boşluk yaratanlar “Yuhibbuhu ve yuhibbunehu” (Onlar Allah’ı sever; Allah’da onları sever ... Sure-i Maide/54) ayeti tecelli ettiğinde mahrum, mahcup ve perdeli kalacaklardır…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/5/2008 - BU CUMA SABAH NAMAZINA AYASOFYA YA GELİN...

Ayasofya içimize çakılı bir mıh gibidir, zaman zaman söylenir nutuklar atılır, hisleri duyguları iptal zombiler gibi, sadece hiç bir şey yapmadan bir reaksiyon vermeden seyirci kalırız... Bu tıpkı sahip olduğunuz malikhanenin en özel bölümünün ipotek altında olması gibi bir durum...
Geçtiğimiz ramazan bayramın da mescidi Aksa ya girebilmek için filistin halkının uğradığı zulümü gözyaşları içinde izledim... Arada ki benzerliği dehşetle fark ettim... orda gözle görülür, fiziki bir bir işgal ve zulüm var; burda ise çok daha etkili görünmez yasaklar söz konusu... Birilerinin kanına dokunuyor diye kendi öz mülkünüzde ki mescidinize giremezsiniz... Filistin halkının mescitlerinden men edilmelerine ibret alarak, kendi mescitlerimizi dolaşarak, işgal altında ki İslam topraklarının istiklali için dualar ettim... Dileğimiz ve meramımız odur ki, hafta da bir gün olsun, Eyüb Sultan Camiin de olduğu gibi, Cuma günleri sabah namazlarını cemaat olarak Ayasofya Camiin de eda edelim... Sahip olduğumuz değerlere sahip çıkma adına böyle bir gelenek oluşturalım. Biz 7-8 aydır her cuma sabah namazına Ayasofya ya gidiyoruz, sizleri de bekliyoruz... Aşağıda ki konuyla ilgili yazı bir süre önce namaza davet amacıyla yazıldı ve internette yayınlandı. İnsanlar: "a öyle mi, ne güzel, inşallah, maşallah" dediler lakin tereddütle çekimser kaldılar... Hatta ilgisizlik o boyutta ki, resmi olarak açık, devletin kadrolu imamı olan mekandan habersiz çoğunlukla karşılaştık... Bu Cuma sabah namazına gelin, gelebilecek olan babayiğitleri lütfen haberdar edin...
FETİH MABEDİ AYASOFYA
Handan Özduygu
Yıllardır Ayasofya ile ilgili tüm yazılarda eski mabedin ismi hep 'mahzun' olarak anılmıştır. Öyle ki benim de yıllar önce "Ortodoks ittifakı ve mahzun mabet Ayasofya" diye bir dergide, yazım yayınlanmıştı. Bu sefer özellikle onun mahzun halini anmadan yazmak istedim.
Aslında, bu eski mabet hala ayakta oluşunu Türklere ve Müslümanlara borçludur. Sezar ın Mısır a saldırdığın da, o zamanın harikası, muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yaktığı gibi, 1204 yılında İstanbul'u zapt eden haçlıların da, bu şehri vahşice barbarca nasıl yağmaladıklarını sanat eserlerini yıktıklarını tarih bize haber vermektedir…
Nitekim, İstanbul un fethiyle bir çağ kapatıp, yeni bir çağ açılmasına vesile olmuş, şair ruhlu Koca Sultan, Muhammed Fatih Han, şehri teslim aldığı zaman, mabedin yağmalanmış, bakımsız haline bakıp, derhal onarım ve bakımını emir ederken tarihe geçen şu beyiti söylemiştir:
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal'a-ı Efrâsiyâb
Yani; Örümcek Kisrâ'nın penceresinde perdedarlık yapıyor/ Baykuş Efrasiyab'ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.
Fahri Kâinat, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz in ön görüsü ve övgüsüyle fethedilmiş, kendi öz mülkümüz olarak vasiyet edilmiş, bu şehri şahaneyi adeta sembolize eden mabedin mahzunluğu, bir zamandır namazgâh olamayışından, İşgal zamanlarında bile kesintisiz okunan Kur-an ı Azimüşşan ın okunamayışından ileri gelmektedir.
Ne hazindir ki yine, tarih tekerrür etmiş, o zamanda olduğu gibi şimdide, yine örümcekler ağ kurmuş, adeta baykuşlar nöbet bekliyor… Cami kimliği askıya alınmış, gerçek bir müze hüviyetinden de uzak, arafta müphem bir bekleyiştedir.
Hıristiyan dünyası, fethi mübini yüzyıllardır içine sindirememiş, meydanda kaybettiği savaşın kuyruk acısının rövanşını masa başında alma hevesiyle bir şekilde Ayasofya nın ibadete açılmasına engel olmaktadır…
Bir takım Bizans entrikalarıyla, kotarılmış bu işin, hiç de hukuki mesnedi yoktur. Oysa bir zaman ört-bas edilip, dillendirilmeyen hakikat odur ki; Ayasofya, kilisenin mülkü değil, imparatorun malıdır ve Fatih Sultan Mehmed Han dahi, kendi parasıyla nakdini ödeyerek, imparatordan satın almış ve camii olarak vakfetmiştir. Öyle ki bu vakfının şartlarını değiştirenlerin Allah ın ve meleklerin lanetine uğrayarak kesintisiz ebedi ateşte kalması için ettiği duayı hepimiz bilmekteyiz.
( - "... İşte bu benim Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi kim değiştirirse, Allah'ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin, haşır gününde yüzlerine bakılmasın, kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah'ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir." )
Tarihte bir bilgenin: "karanlığa küfredeceğine kalk ta bir mum yak…" önerisine kulak vererek ve şairin:
"Şevk kanadı kırıklar gibi oturamam,
Çağlar üstü mutlak fikirdenim…"
Düşüne katılarak, İstanbul a ilk geldiğim zamanlarda olduğu gibi, bu kadim mescide daha çok yönelmeye başladım…
Kainatın Efendisi, Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz in, övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul'u fethe gelen sahabenin seçkinlerinden Eba Eyyub-el Ensari ra ın, Ayasofya da ezan okuyup, namaz kılıp çıktıktan sonra şehit edildiğini öğrendiğimden beri, Fetih Mescidi ile aramızdaki artık solmaya yüz tutmuş gönül bağımı yeşertmeye, özellikle namaz eda etmek için daha çok gitmeye başladım.
Topu hep siyasilere, iktidar olamayan hükümetlere atmak, arada bir bu konuda söylenmekten çok, icraata yönelmek lazım, diyenlerin, zaman zaman bir anda parlayan sönen ateşler gibi, bir ara sabah namazlarında dolup taştığını, sonra yine kimsesiz kaldığını yakın çevresindeki esnaftan, öğrendik.
Böyle manevi kıymeti, önemi olan mescitlere vefa, Rasul-ü Zişan ın güzel sünnetlerindendir. Medine-i Münevvere de civar halkın tamamı Cuma namazlarında tabiatıyla Mescid-i Nebeviyi tercih ettiği için Mescid-i Kuba, cemaatsiz kalıyordu, işte sırf bu yüzden
Rasul-ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, her cumartesi, sadakatle bazen binitli, bazen yaya olarak Kuba Mescidine gider, namaz eda ederlerdi.
Hendek (namı diğer Ahzab ) Savaşında, Resul-ü Ekrem Nebiyi Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Selem in, fütuhat için dua edip, duasının kabul olduğu ve galibiyetinin Cebrail as. tarafından, Zat-ı Şeriflerine müjdelendiği ki, bu müjdeden sonra Fetih Mescidi olarak anılan, Sel Dağında ki mescit le Allah-u âlem kardeş ilan edildiğini, İstanbul un kibarlarının ve Şehri şahanenin şairlerinden Yahya Kemal in nezaketen, Peygamber-i Zişan ın işaretine ve Fethine müyesser olan Cihan hükümdarına hürmeten, 'Ayasofya' diye değil de 'Fetih Mescidi' diye andıklarını öğreniyoruz.
Sadece Fatih Sultan'ın değil, aynı zaman da Peygamberimizin de bize emaneti olan, mescit e ilgisiz kalmamak adına, Fatih in evlatlarını, İstanbul un gerçek sahiplerini her Cuma, sabah namazına davet ediyoruz… Biz de, Mahbub-u Hüda Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz in, Sel Dağın da ki, Fetih Mescidin de yaptığı dualarla, Rabbi Teala ya yönelerek, ümmet-i Muhammed'in futuhatı için, bir dilek, bir gayret, bir niyaz ortaya koyalım diyoruz…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Günlük yazılar ve bilgi paylaşımı
Kategoriler
Arkadaşlarım
• muhammedmansur06 • sufikalbi • beytulhikme • gonulcedost • ihya • nurulenvar • birdirbir • yurekyanginlari • mihrimahzede • meveddet • muslumankisiligi • kemaliyemiz • senguluranasin • suzu • toklumenli4031 • knc90
|